18 Mart 2013 Pazartesi

Poland and I

POLAND AND I
 
 
It was easy to go to Poland although it was in September, without any hesitation about cold weather. But it was hard to leave it behind with my affection this summer. My journey started as a doctorate- Erasmus student from September 2011 to July 2012. I entered new year there, I missed my family and friends there, I loved someone, I left, I discovered new customs, traditions, habits and life styles, I visited so many Polish cities, I visited abroad, several other countries, I celebrated Polish religious fests with my Polish friends and their families there, well, I almost lived there. I was happy, I was sad, I was hopeful, I was lonely, I was thoughtful I was joyful, I felt everything, but the best thing is, I was there.
 
I lived almost a whole year in this great country. I was studying and staying in Poznan, but visited 10 cities of Poland during my stay. By this time, I realized how great country I was staying in and how hospitable citizens I lived with. Citizens with a slight voice, with a big smile and without any ego... With helpful replies, with endless questions, with so many shares, with an endless friendship. It was cold generally, it was dark; but people were warm, humanity was still living. It was religious country mostly, it was patriotic, but the best thing; freedom for people's own choice about lifestyle should be an example especially for us, for Muslim countries which are getting worse and worse about freedom, like Turkey. Between citizens, nobody was trying to insist on someone to live something in the way they believed, nobody was forcing someone to do something, nobody directed someone in their own choices; religion was deep there, but never prohibitive, never harmful...
 
I smelled World Wars as I was looking at the Polish walls, I saw crying people as I was looking at empty windows, I heard screaming as a woman was trying to keep their home. I saw and felt every of them with my heart, there was no need to see something really to feel and share some sorrows. My eyes were always wet when I was listening to my teacher in the lecture about your history. In the empty roads, in the enormous fields, near the lake, in train stations, even in tram stops; I felt that mixture: sorrow but covered with optimism, anger but with good intention for the future.
 
It was snowing, it was raining, it was silent, but it was romantic. In that non- crowded city, I had so many times to think, to imagine, to miss, to write, to gain experience, to realize my own and real way more than ever. In that silent city, I saw that a country could be without noise, without stress, without crowd, without ego...
 
 
I started with saying “hello” to Poland, have never said “goodbye”, cause I always knew that one day I would come there to see it again, so, “see you” Poland!
 
Zacząłem mówić "cześć" do Polski, nigdy nie powiedział "do widzenia", bo zawsze wiedziałem, że pewnego dnia wrócę tam, aby zobaczyć to jeszcze raz, tak, "widzieć" Polska!

Ya kazansaydım?

Ya kazansaydım?



Yağmur damlaları usulca vururken cama, alırsın eline kitabını, kahveni, başlarsın o gerçek ve sessiz dünyaya girmeye. Kimi zaman okuduklarından koparsın, sürüklemiştir seni diğer düşüncelere; maziye dalar, yitirdiklerini, ulaşamadıklarını anarsın bir bir...Yağmur damlaları eşlik eder karışık duygularının yarattığı gözyaşlarına. Gözyaşların dokunur yüreğine, acının derinliklerine daldıkça sağduyun hakimse başlarsın nedenselliği görmeye. Sonra birden uyanıverirsin gerçeğin farkındalığıyla, aslında acı çektiğin şeyler ve çektirenler zaten uzaklaşman gerekenlerdir, Tanrı'dan daha mı iyi bileceksin? Olmaması gerekeni acıyla kuşatmıştır görebilmen için. Sana başka nasıl seslenebilirdi? Seni korumuştur istediğini gerçekleştirmeyip, "acı çek ki uzaklaş" demiştir... Yaşarken sitem etmişsindir anlasan da sebebini, sonra sitem ettiğin kendin oluverirsin, görmeyi istemediğin ve belki göremediğin gerçekler için. Şöyle dersin sonunda: "Ya iyi olsaydı, kim koparabilirdi o zaman beni gözlerim ahenkle büyülenmişken ve sıralanmışken umutlarım gelecekten habersiz?". Akan her bir damla şükran duygusunun coşkunluğuyla, öngörünün farkındalığıyla dolar. Artık gerçekliği son bir sözle noktalayıp okuduğun metne geri dönmeye hazırsındır: "İyi ki yitirmişim, ya kazansaydım?". 11.01.2009

29 Aralık 2012 Cumartesi

Doğru tercih ve kaderin sürprizi

2 Haziran 2011 Perşembe
Kadroya yerleşmek ve eğitim gördüğüm ve yaşamımın her bir parçasını bağladığım güzel bölümümün görevlisi olarak hayatımı sürdürmek yıllardır hayalimdi. Her türlü zorluğu, maddî manevî her sıkıntıyı göze aldım, beni dibe vuran her olay ve kişiyi onun uğrunda hayaller kurarak ve ondan güç alarak terk etmiştim.
Belki 7. belki de 8. kadro denememdi. Bir telefon geldi. Başka bir şehrin bir üniversitesinde ders vermem için hocam tarafından adım önerilmişti. Bu sefer olacak bir işti. Ama ne garantisi, ne devamı, ne de parası olmayınca, gitmek üzere olduğum Erasmus programından dönmemeye kadar verdim. Biliyordum ki Polonya’dan döndüğümde, başlamama değecek, en azından geçindirmeye yetecek ve kadrolu bir iş olacaktı. Buna inanıyordum. Elbette eksiklerim ve öğrenmem gerekenler vardı ama benim esas yerim orası değildi, yurt dışında araştırma yapmamı engelleyip burada kalmamı sağlayacak kadar getirisi olan bir şey değildi. Bir önceki çizdiğim yolu ve bir gün bana mutlaka gelecek olan bu tekliften daha iyisini beklemeye karar verdim. Çünkü para kazanmayacaktım ama eminim ki yurt dışında 9 ay kadar yaşamak ve okumak, araştırma yapmak, hem eğitimim için, hem de tek başına ve anavatandan uzakta bir yaşamı deneyimlemek için harika bir fırsattı. İçimdeki ses bana gitmemi söylüyordu, orada bir şeyler, yepyeni ve bambaşka şeyler beni bekliyordu. Dahası her sene yaşadığım psikolojik buhranlar, insanlardan dolayı acı çekmeler belki beni bir daha bu yola baş koydurmayacaktı. Hayatıma ve duygularıma bu anlamda güvenmediğimden, yaşamımın bir sene sonrasında isteklerimin, bana şevk veren şeylerin, içimdeki gücün ve azmin ne boyuta çıkacağından ya da ineceğinden bihaber olduğum için, o anki kararlılığımın ve isteğimin peşinden gitmem gerektiğini biliyordum. Çünkü milyonlarca kez güçlü olma kararına varsam da, onlarca çeşit affetme metotlarıyla herkesi her şeyi affetsem de, beni üzecek, aşağı çekecek ya da bana uygun olmayacak kişileri artık yanıma yaklaştırmasam da, seneye hangi durumda olacağımı, bu fırsatı değerlendirebilecek durumda olup olmadığımı önceden bilemezdim. Tüm bunların yanı sıra, duygusal ve yaşamsal olarak en tepeyi de en dibi de görmüş biri olduğum için yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey de şuydu: nerede yaşayacağına, kiminle evleneceğine, ne iş yapacağına karar verebilirsin. Ama hangi kararları alırsan al, onu uygulamak için her zaman aynı güce ve fikre sahip olup olmayacağını bilemezsin. Yarın hangi duyguları ve düşünceleri yaşayacağına karar versen de, yeminler etsen de, bunların bozulup bozulmayacağını, ne kadar süre seni her türlü olumsuz düşünceden uzak tutacağını bilemezsin. Yani hangi deneyimleri hayatına sokacağını, bunların sana olumlu ya da olumsuz neler getireceğini ve o ruh haliyle hangi yöne sapacağını bilemezsin. O yüzden, elinde bugün değişik ve iyi bir fırsat varsa, yıllardır beklediğin başka bir teklif gelse de, gitmemeye değecek şartlara ve kalıcılığa sahip değilse, gidilen yoldan dönmemek bence daha mantıklı.
   Ekim 2013
Aradan tam iki yıl geçti. Aynı iş için temmuz ayında kadro açıldı. Gel de buna kader deme, kısmet deme, sınavlara girdim ve kazandım, işe ben yerleştim :) Zamanında iç sesimi dinleyip önümdeki fırsatı kaçırsaydım belki şu an bu konumda bile olmayacaktım. Çünkü her adım ve fırsat bir sonraki adımın sebebi, tabii doğru değerlendirilebilirse... Yani sözün özü, o an hangi fırsat daha ele geçmez ve daha değerliyse onu seçin, diğeri hayatınızda yer alacaksa bir şekilde ve bir zamanda çok güzel paketlenmiş ve sağlamlaşmış halde gelip sizi buluyor, eski halinden de bin kat güzel ve değerli oluyor. 

27 Aralık 2012 Perşembe

Aralık ayı, ayrılık ayı...


    Aralık ayı, ayrılık ayı... Yıllar süren bir güvenden, yıl süren bir bağdan, dört elle sarılınan işin eski yoğunluğundan, neyse ki bir de çaresizlik hissinden. Bu ay o kadar sıkıntılı geçti ve öyle kırılma noktaları yaşadım ki, arkasından tam tersi muhteşem ve şu an kuluçkada bekleyen sürpriz olaylar olmazsa ya ben hayatın mesajını anladığımı sanmışım, ya da mesaj sadece benim anlamak istediğim bir şey. Ya Sikluslar yasası, Maya'nın gizemi veya çekim yasası bir hikâye ve bu hayat aslında bazılarının sandığı kadar gizemsiz, şifresiz, basit ve anlamsız...
   Her olay ve durum  bir şey öğretiyor ya insana, ben de öğrendiklerimi not ettiğim hayat kağıdımı özenle katlayıp sakladım şimdiye dek, her yeni olayda naifçe yazmaya devam ettim anılarımı belleğime. Olur ya, aynı olayları yaşarsam ikincisinde lâzım olur diyerek biriktirdim olayların ardından yazdığım özlü sözleri. Olur ya, hayat yapbozunu tamamlarken eksik birşey kalır, unuturum diye, beynimin ve hafızamın raflarına yerleştirdim anıların özetlerini. 2013, eğer bu yıl tavan yapmazsa işlerim, eğer yıkmazsam tabularımı, ya bende ya hayatımda bir şeyler ters demektir. Eğer potansiyelime yakınını ilk kez tam olarak kullanabilirsem bu yıl, tüm bitişler gebeyse yeni başlangıçlara, evet, o zaman devam her zamanki gibi inanmaya, güzel günlere, güneşli günlere, ama en önemlisi her kötü olayın bir öğretisinin, bir anlamının, bir mesajının olduğuna ve ardından doğacak güneşi haber verdiğine... 

6 Aralık 2012 Perşembe

Poznań'dan mektup

-->



     4 ay, kısa bir zaman.  Tıpkı 1 sene, 2 sene gibi... Yetiştirilemeyen görevlerin, yetmeyen zamanın, yetinemeyen ruhun hep algıladığı gibi... Ama elbette birtakım düşünceleri oluşturmaya yetecek bir zaman. İnsan farklı ülkede, farklı insanlarla, farklı dil konuşarak yaşadığında kendinde de farklılaşmalar gözlemlemesi kaçınılmaz oluyor. Bir yanı yaşadığı ülkede, sevdiklerinde ve alıştığı deneyimlerde kalan kişi bir yanıyla yeniye açıyor kendini. Karar vermek, uğraşmak, beklemek, uzaklaşmak, göze almak, seçim yapmak, terk etmek, merhaba demek, özlemek, ağlamak, yalnız hissetmek, bağımsızlık, yeniye karşı duyulan sevinç, eskilerin koparılamayan acısı... Her türlü duyguyu yaşamak bir yeri bir süreliğine de olsa terk edip yeni bir yeri deneyimlerken de insanı yalnız bırakmıyor.
    
   Ben de özledim...  Dört bir yana dağılmış aile bireylerimi, dostlarımı, sevdiklerimi, hocalarımı, arkadaşlarımı, dokunamayıp öpemediğim bol tüylü kedimi, işimi, azimle çalıştığım günleri ve geceleri özledim... Okula veya derse gittiğim her gün vapur yolculuğu yaparken çayımı içmeyi, rüzgâra karşı denizin eşsiz maviliğini izlemeyi özledim...  Kahkahalarımı, her duruma rağmen son anda ayağa kalkan güçlü tarafımı özledim... Dilimin ve yurdum insanının verdiği malzemelerle espri yapabilmeyi, hallerini fıkra misali dinlemeyi, sonra bunları yine onlarla paylaşmayı özledim... Kötü günlerin ve olayların ardından sızan hafif ışığı yakalamayı, üzerine düşünmeyi, ardından umut ederek kuvvetlenmeyi özledim... Koşulsuz gülümseyen ve güvenen hâlimi özledim...   Duygularımı anlatabileceğim her kelimeyi bildiğim anadilime rağmen sözlü olarak kullanamayınca yazıya dökmeyi özledim... Beni üzse ve kırsa da, ülkemin insanlarının, hayatımın daha içteki çemberine girenlerin ve orayı bile hazmedemeyenlerin beni edebiyata ve felsefeye daha fazla yöneltmesini özledim... Ama bir yanım da bu yeni dâhil olduğum yerde kalmak için olumlu sebeplere sarılıyor, yok başka yolum.
  
    İnsan sadece karakterinden, beklentilerinden, yaşadıklarından, ilkelerinden ibaret değil, aynı zamanda yaşadığı kentle arasındaki olumlu veya olumsuz ilişkilerinden de etkilenen ve onlarla şekillenen bir varlık, uzak kaldığım 4 ay içinde bunu yaşayarak daha iyi anladım. Yaşanan yeni tecrübenin getirileri de öyle fazla ki... Değişen günlük hayatım, kullandığım farklı dil, güzelleşen özel hayat, dostlardan ve yakınlardan uzak kalış, farklı deneyimler adeta yeni bir boyuta geçirdi beni. Kişiliğimde, tecrübelerimde, karşılaştığım kişi ve olaylarda,  tutum ve davranışlarımdaki ufak farkı görebiliyorum. 

   Tutunacağı dal kalmayınca tuttuğu kaleme sarılan ve kendini özgürce ifade edebilen karakterim  son zamanlarda uzun süre camdan bakıp hayatın neresinde durduğunu anlamayarak, bazen de depresyona girdiğimi düşünerek olayı noktalamayı yeterli görür olmuştu. Özel hayatımdaki mutluluk yalnız kalmama izin vermediği gibi, mutluluğun "olumsuzu olumluya çevirmek" mi yoksa "olumluyu yaşamaktan" mı geldiğini, hangisinin gerçek olduğunu anlamam için henüz erken olduğunu gösteriyordu. Hayali dünyada, dünyayı hayalde yaşamaya alıştığımdan, normal ve her şeyin “yaşanarak” tadıldığı bir hayat sürmeye başladığımda ne yaşadığımı ruhumla tam kavrayamıyordum. Neredeyse çocuklukta başlayan “mutlu olmaya çalışmak”tan çıkıp yetişkinlik evresinde arada göz kırpan “mutluluğu gerçekten yaşamak”  kavramı ile uzun süre sonra yeniden karşılaşmış, duyduğum haz garip ama güzel olmasına rağmen onu yadırgamış, ona alışamamıştım. 

   Yaşadıklarımın bambaşka yöne doğru gittiğinin ve bambaşka kapıları araladığının, düşünce ve ruh dünyamda yeni pencereler açtığının bilincindeydim, ama onları kabullenme, içselleştirme ve onlara alışma durumları henüz başlamamıştı. Hâlâ eski ve kendi yarattığım mutluluğumu gerçek, yeni "kendiliğinden" geleni yapay ve gereksiz gibi görmekten kendimi alamıyordum. Bir parçam yine eskiyi ve köklü alışkanlıklarını, içinden çıkamayıp kabullendiği kafesi görmeyi arzular gibiydi. Alışmak zaman alırdı, biliyordum, ama alışmaya çalışmalı mı yoksa eski ilkelere bağımlı mı kalmalıydım bilmiyordum. Ama “tecrübe” olmadan “ilkeler”in ve "yaşam"ın anlamı tam kavranamazdı.
  
   Farklılık ve değişimlerin anlaşılabilmesi, hayata farklı şeyler yaşayarak farklı açılardan bakılabilmesi için köklü alışkanlıklardan, anavatandan, tüm dostlardan ve yakınlardan, kısacası hayattaki en önemli unsurların büyük çoğunluğundan fiziksel ve ruhsal olarak uzak kalmam ve kendime ve dünyama dışarıdan bakmaya fırsat tanımam gerektiğinin de bilincindeydim. Farklı bir yer ve hayatı deneyimlemenin anlamı, yaşananlar da farklı olunca daha geniş bir boyut kazandı. Korkuların, kimi durumlarda bahanelere sarılıp kendine güvenmeyişin yerini cesaret ve olayı olduğu şekliyle kavrayıp gözünde büyütmeyi bırakmak alınca, köklü olan, birlikte ya da içimde yaşadığım ve alıştığım her şeyden uzak kalıp buna rağmen ayakta kalınca hayatta imkânsızın olmadığını daha iyi anladım.  

    Eski ve yeni hayat karşılaştırılıp hangisinin kişiye ne kattığı, hangisinde kişinin gerçek kimliğini bulduğu, hangisinde gerçekten mutlu olduğu ve yaşam amacını gerçekleştirebileceği kişiye göre değişir. Ama bu “bambaşka” hayatı bir kere olsun yaşayıp o değişimlerin ve gözlemlerin tadılması, bir süreliğine her şeyden uzak kalmanın getiri ve götürülerinin fark edilmesi, böyle farklı bir durumu tatmadan hayatın akışına ve planlara yön verirken çok daha dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yeni tecrübeleri her tattığımda idealimdeki şeylerin başka konum ve koşullarda yer almasını istediğimi, hayal ve dileklerimin şekil değiştirdiğini görüyorum. Yani herkesin kendisi için en iyi olacak seçimi diğer durumları da yaşayarak görmesi, bir şeyler dilerken onun gerçekleşeceğinin, düşüncenin ve sözlerin gücünün büyüklüğünün farkına varması, köklü değişimler yaşamadan köklü isteklerde bulunmaması gerektiğini düşünüyordum, emin oldum. 

    Hayat farklı pencerelerden, farklı gözle ve farklı deneyimlerle bakınca daha anlamlı ve doygun, daha sınırsız ve engelsiz, daha cesur ve objektif görünüyor. Herkese hayatında zorluklara ve zorunluluklara rağmen bu veya buna benzer büyük ve farklı bir deneyimi yaşamasını, bu sayede kendine, isteklerine ve yaşamına bir de uzaktan bakmasını tavsiye ediyorum.  Poznan'dan sevgiler...

18.01.2012, 02:40